Bir kış sabahı doğruldum yatağımdan sessizce. Çok isterdim etraf bir bakirenin gelinliği gibi bembeyaz bir örtüyle örtülü olsun. Ama değil. Onun yerine içini tir tir titreten bir ayaz havası esiyor yaşamaya çalıştığım bu kahrolası şehirde.  Günler günleri haftalar haftalara kovalarken bizde kendi kuyruğumuzu kovalıyoruz. 

İleri ilerlemek isteyenlerin her zaman geride olduklarını bilmesi gerektiğini söylerim. Fakat ben hep ileri gitmek istediğim için her zaman geride olduğumun düşüncesi ile kendimi daha da kötü hissederim. Bazı popülist yazarların, hatiplerin gizemli konuşmalarına kapılarak bazen ilerinin ve gerinin olmadığını, sadece olmanın olduğunu olmasını isterim. Fakat her istediğimin olmadığını daha ikinci cümlemde belirtmiştim. 

Her ne kadar çelişkilerden kaçınsam da beni bulur hiç ummadığım bir anda. İdeolojim ve inancım ile çelişirim. İçimde kendini reddeden bir ses ile ben buradayım diye haykıran sesin aynı olması gibi, aynı insanın birbirlerini reddeden iki farklı düşünceyi aynı anda kabul edip, ikisini birden kabul etme saçmalığını yaşayan bir avam gibi hissediyorum kendimi. Her ne kadar da avamdan öte tutsam da kendi kendimi, bilirim ki, aslında yaşadığımız bu zavallı toplumun içinden bir parçayız ve toplum neyse, zerrelerde hülasadan nasibini alırlar. 

İdeallerim ve inançlarımın çelişmemesi için çaba sarf ederim. Hem kendi aralarında hem de kendi içinde. Fakat şu var ki, duygularım buna mani olur. Kendimi soyutlayabildiğim kadar soyutlar ne yaptığımı bilmez duruma gelirim. Kendimi bilmezliğim gibi.

Yılların öğretisi “kendini bil”. O kadar yazarım (altı üstü koca bir haftada bir kaç satır kelam, lafı güzaf) kendimi bilmekten öylesine uzağım ki, bana ay benden daha yakın. Ama beni Rabbim bilir. O bana her şeyden yakın. Onun bildiğini, bilirim elbet. Fakat içimizde ki bilme isteği, bilme sevgisi beni benden alır ve beni bilenin, beni bilip bana bildirmesini fakat benim beni kavrayamama sorununun kaynağı olarak kendimi görmeye değil benliği yaratana atfetmeye meyillidir. Sebebi bellidir.

Kişi kendini üstün ve kusursuz görmesi gerekir, bu fıtrat üzere doğmuşuzdur belki. Tanrı olmak isteriz evet tanrı olmak isteriz. Arzularımız, tutkularımız nedense bu yönde iter bizi. Post modern şairleri, hatipleri, artistleri, yazarları, çizerleri her bir birey kendini tanrı görmeye, göstermeye eğilimlidir. Ya da içinde inkar edilemeyecek bir histe bu yönde bir istek vardır. Ve çoğu bu isteğin beyhude olduğunun farkında bile değildir. Hatta bir çok kimse böyle bir isteği içinde barındırdığının bile farkında değildir, ne kadar dışına vursada.

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Sözünü duymuşsunuzdur. Bu söz Tevrat’ın ilk cümlelerinden. Bazen sorarım böyle ve daha nice hatalar yanlışlıklar barındıran bir kitap nasıl daha sonra sırf onlar bozulduğu için ve toplumun bozukluğunu tamirleyip huzur getiren son kitabın içerisinde bu kadar övülür ve hatta onunla hüküm verilmesi beklenir.

Allah ve asır şahidimdir ki, o kitaptan çok daha iyi ve çok daha doğrular barındırılan bir kitap yazılır, yazılabilir. Peki sorarım size, Allah bir kitapla hüküm verilmesini istiyor ve o kitaptan daha iyi bir hüküm kitabı yazılmışsa ne yapmalıyız? Ne düşünmeliyiz? 

O başlangıç sözlerinden buraya nasıl geldim mühim değil. Kemal Sunal misali, yazdım ve geldim işte. Sonuçta bu bir deneme, bir sayfanın içerisinde hep aynı şeylerden bahsetme mükellefiyetine sahip değiliz. Yaran bile aynı surenin içinde çok farklı konuları geçişsiz işlemiş. Ne kadar da garip!